Yazan:rtgmuh12zxc / Genel / / 0 Yorum

Bağlantı anlaşması; 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu kapsamında yeni bir tesis veya kullanım yerine elektrik enerjisi taleplerinde, tesis veya kullanım yerinin dağıtım sistemine bağlantısına ilişkin koşul ve hükümleri kapsayan dağıtım lisansı sahibi tüzel kişi (TEDAŞ) ile dağıtım sistemi kullanıcısı (müşteri) arasında yapılan anlaşmadır.

Tüketiciler İçin Dağıtım Sistemine Bağlantı Anlaşması için tıklayın

Üretim faaliyeti gösteren tüzel kişiler için Dağıtım Sistemine Bağlantı Anlaşması için tıklayın

Bağlantı anlaşmasında yer alan adresteki kullanım yeri var olduğu sürece, bağlantı anlaşması yürürlükte kalır. Söz konusu kullanım yerindeki müşteri değişikliği halinde yeni bir bağlantı anlaşması yapılmaz. Bu durumda yeni kullanıcı ile sadece perakende satış sözleşmesi imzalanır.

BAĞLANTI BAŞVURUSU VE İSTENİLECEK BELGELER

1- Bağlantı (Enerji Müsaade) Başvurusunun Yapılması;

Başvuru;

1. Mülk sahibi ve/veya sahipleri veya vekili,

2. Mülk kiraya verilmiş ise belgelemesi kaydıyla kiracı,

tarafından yapılır.

Başvuru sahibi tarafından, dağıtım bölgesindeki dağıtım lisans sahibi tüzel kişiye (Bağlı Ortaklığa veya Müessese Müdürlüğü’ne) enerji istenilen tesis veya kullanım yeri için aşağıdaki bilgileri içeren dilekçeyle başvurulur,

a) Enerji istenilen tesis veya kullanım yerinin tapu (ada no, pafta no, parsel no, vb.) ve posta adresi

b) Enerji istenilen tesis veya kullanım yeri için istenilen güç (Talep sahibi özel trafo tesis etmek istiyorsa trafo gücü kVA, AG’den beslenmek istiyorsa projedeki toplam güç kW)

c) Enerji istenilen tesis veya kullanım yerinin kullanım amacı

d) Geçici bağlantı için bağlantı süresi

2- Bağlantı Anlaşması İçin Başvuruda İstenilen Belgeler:

Dağıtım sisteminin mevcut durumunun bağlantı talebinin karşılanması için uygun olması halinde;

a) Enerji istenilen yerin tapu kaydı

b) Enerji istenilen yerin onaylı elektrik projesinin (Dağıtım sistemine erişim projesi ile başvurunun niteliğine göre motor ve elektrojen gruplarının sayısı ve güçleri, aydınlatma ve ısıtma tesisatı ve güçleri, koruma sistemleri gibi diğer tesis ve/veya teçhizatla ilgili teknik özellikleri de içeren elektrik projesi)

c) İmar alanı içerisinde bulunanlar, 3194 sayılı İmar Kanununun 30, 31 inci maddelerine göre yapı kullanma izni

d) Köy yerleşik alanları ve civarında ve mezralarda bulunanlar, 3194 sayılı İmar Kanununun 27, 30 uncu maddelerine göre yapı kullanma izni

e) İmar ve köy yerleşim alanları dışında bulunanlar, Bayındırlık ve İskan İl Müdürlüklerinden verilen yapı kullanma izin belgesi

f) Ruhsat gerektirmeyen kullanım yerleri için mevzuat kapsamında ilgili mercilerden alınan izin belgesi

g) Sayaç faturası

h) İlgili mevzuatın gerektirmesi halinde istenecek diğer belgeler

i) Sınırlı bir süre için, dağıtım sistemine geçici bağlantı talep edilmesi halinde elektrik projesi ve kullanım amacının gerektirdiği izin belgesi

Kaynak: www.tedas.gov.tr

Yazan:rtgmuh12zxc / Genel / / 0 Yorum

Bilindiği üzere enerji, hayat kalitesini iyileştiren, ekonomik ve sosyal ilerlemeyi
sağlayan en önemli faktördür. Dünya nüfusu sürekli artmaktadır ve 2009’da 6.8
milyar olan nüfusun 2035’de 8.6 milyara yükselmesi beklenmektedir. Fakat,
günümüzde dünya nüfusunun yaklaşık %19’unu teşkil eden 1.3 milyar insan halen
elektriğe kavuşmuş değildir. Dünya nüfusunun yaklaşık %39’u olan 2.7 milyar insan
ise yemek pişirmek için geleneksel yöntemlerle biyokütle enerjisinden
yararlanmaktadır. Uluslararası Enerji Ajansı projeksiyonları bu durumun uzun
dönemde de devam edeceğini ve 2030 yılında %85’i kırsal bölgede yaşayan 1 milyar
insanın (2030’daki dünya nüfusunun %12’si) elektriksiz yaşamaya devam edeceğini
göstermektedir. Bu insanların büyük kısmı Orta ve Güney Afrika, Hindistan ve
gelişmekte olan Asya ülkelerinde (Çin hariç) yaşıyor olacaktır. Bu ülkelerdeki açlık
ve yoksullukla mücadelenin başarılı olması, enerjiye erişim konusunda önemli
ilerlemeler kaydedilmesine bağlı olup, bu ilerlemelerin sağlanması için 2030 yılına
kadar her yıl 48 milyar ABD $ harcama yapılmasına ihtiyaç bulunmaktadır [1].

 

2008’de başlayan küresel mali krizin etkisiyle kısa vadede ekonomik büyüme
öngörülerinde oluşan belirsizliklere rağmen orta ve uzun vadede, dünyadaki nüfus
artışı, uzun dönemde ortalama %3,5 büyümesi beklenen dünya ekonomisi,
sanayileşme ve kentleşme, doğal kaynaklara ve enerjiye olan talebi önemli ölçüde
arttırmaktadır. Yapılan projeksiyon çalışmaları [1,2], mevcut enerji politikalarının
devamı halinde, 2035 yılında dünya enerji talebinin, ortalama yıllık %1.6’lık artışlarla,
2009 yılına göre % 51 (12,132 milyon ton eşdeğeri petrolden (Mtoe) 18,302 Mtoe’ye)
daha fazla olacağına işaret etmektedir [1]. Talep artışı miktarının yüzde 86,2’sinin,
2009-2035 döneminde ekonomik büyüme oranları yüksek (yıllık ortalama %4.9) 2
öngörülen ve hızlı nüfus artış oranına (yıllık ortalama %1) sahip OECD-dışı ülkelerde
(özellikle Çin ve Hindistan’da), yıllık ortalama %2.3’lük bir değerle, oluşacağı
hesaplanmaktadır. Aynı dönemde yıllık gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) artış
ortalaması %2.2 olarak öngörülen OECD ülkelerinde ise yıllık ortalama %0.5’lik
artışlar beklenmektedir. 2015-2035 yılları arasında Çin’in, dünyanın en fazla enerji
tüketen ülkesi konumunda olacağı, hatta 2035 yılında ABD’nin tüketeceği enerjiden
%70 daha fazlasını tüketeceği, yine 2035 yılında Hindistan’ın sırasıyla Çin, ABD ve
Avrupa Birliği’nin ardından dördüncü büyük enerji tüketicisi olması beklenmektedir.
Söz konusu dört büyük tüketici, 2020 yılında dünya toplam enerji arzının %56.3’ünü,
2035 yılına gelindiğinde ise %55.5’ini tüketmekte olacaktır. Bu talep artışının
sürdürülebilir koşullarda karşılanabilmesi için ise, 2011-2035 döneminde, enerji
sektöründe yaklaşık 37.9 trilyon ABD Doları (2010 rakamlarıyla) değerinde yatırım
yapılmasına ihtiyaç duyulduğu hesaplanmaktadır [1].

 

Türkiye’nin girmeye aday olduğu Avrupa Birliği (AB) ise 2009 yılında, Çin ve ABD’nin
ardından en büyük üçüncü enerji tüketicisi konumunda yer almıştır. AB genelinde
birincil enerji talebi artışı 1990-2009 döneminde düşük hızlarda seyretmiştir (yılda
ortalama %0.07). 2009’dan 2035 yılına kadar artış yönünde bir miktar hızlanma
beklenmekte olup, rakamların yıllık ortalama %0.36 artış değerini göstereceği
düşünülmektedir [1]. AB genelinde birincil enerji arzında 2008’de %54.7 ve 2009
yılında %53.9 düzeyinde olan ithalat bağımlılığı oranının (doğalgazda %64.2,
petrolde %83.6 ve katı yakıtlarda %41.1) 2030 yılına kadar olan dönemde %59.1’e
ulaşması beklenmektedir [3,4,38].
2009 itibariyle AB tarafından ithal edilen doğalgazın %34.2’si Rusya, %30.7’si
Norveç, %14.1’i Cezayir tarafından temin edilirken, ham petrolün ise %33.1’i Rusya,
%15.1’i Norveç, %9’u Libya’dan edinilmektedir. AB’ye taşkömürü temininde de
%30.2 oranıyla Rusya ilk sırada yer alırken, onu %17.6 ile Kolombiya, %15.9 ile
Güney Afrika Cumhuriyeti takip etmektedir. AB üyesi 27 ülkenin toplam ithalat
rakamlarına bakıldığında, 1999-2009 döneminde katı yakıtlarda %31.8, petrolde
%7.9, doğalgazda ise %46.2 oranlarında bir artış yaşanmıştır. Bu dönemde
Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İrlanda doğalgaz ithalat rakamlarını neredeyse iki
kat arttırırken Romanya (-%37) ve Bulgaristan’da (-%23) ise azalma görülmüştür.
Tüm AB ülkeleri arasında sadece Hollanda ve Danimarka net ihracatçı ülke
konumundadır [15].
Tüm dünyada son 25 yılda talebin çok fazla yoğunlaştığı elektriğin, 2035 yılına kadar
en hızlı büyüyen (%2.7) son-kullanıcı enerji formu olması, nihai enerji tüketimindeki
payının 2008’deki %17.3 düzeyinden 2020’de %20’ye, 2035’te ise %23.5’e çıkması
beklenmektedir. 2009 yılında yaşanan ekonomik durgunluğun etkisiyle düşen
elektrik talebi 2010 yılında toparlanmış ve %6 oranında artmıştır [1].
Uluslararası Enerji Ajansı tarafından hazırlanan ve mevcut politikaların devamını
öngören senaryo çalışmasına göre (WEO2011) elektrik üretiminin, 2009’da 20,043
TWh’den ortalama %2.6’lık artışlarla 2020’de 28,569 TWh’ye, 2030’da 35,468
TWh’ye ve 2035’de de 39,368 TWh’ye yükselmesi beklenmektedir. Bu rakamlar
2009-2035 döneminde %96.4’lük artışa işaret etmektedir [1]. Benzer şekilde, ABD
Enerji Bilgi İdaresi olan EIA tarafından hazırlanan Referans Senaryo Çalışması’na
(IEO2011) göre ise 2008’de 19,100 TWh olan elektrik üretiminin 2020’de 25,500
TWh’ye yükselmesi beklenmektedir. 2008 – 2035 döneminde ise toplam %84.3’lük 3
bir artışla (yıllık %2.3’lük artışlarla), 2035’de üretimin 35,200 TWh’ye yükseleceği
hesaplanmaktadır [2].

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde görülen büyük ekonomik gelişmeler elektrik
talebinin de bu ülkelerde artmasına sebep olmaktadır. Kişi başına gelirin artmasıyla
yaşam standartları artmakta, bu da endüstri, aydınlatma ve ev aletleri için olan
elektrik talebini arttırmaktadır. Bunun sonucu olarak, WEO2011 çalışmasındaki
elektrik üretiminde öngörülen bu 19,325 TWh’lik artışın büyük kısmının (%81.7’sinin),
2009-2035 arasında ortalama yıllık %1.1 oranında artış beklenen Türkiye’nin de
aralarında bulunduğu OECD üyesi ülkelerden ziyade, %3.8 oranında kuvvetli bir artış
beklenen OECD üyesi olmayan ülkelerde gerçekleşeceği hesaplanmaktadır. Tüm
dünyada elektrik enerjisi kurulu güç kapasitesinin 2009-2035 döneminde brüt 4,081
GW artması beklenmektedir. Bu bağlamda elektrik sektörünün, Uluslararası Enerji
Ajansı tarafından hazırlanan Yeni Politikalar Senaryosu’na göre 2011-2035
döneminde yapılması beklenen 37.9 trilyon dolarlık enerji yatırımlarındaki payının tek
başına 16.9 trilyon dolar (2010 $ fiyatlarıyla) olacağı öngörülmektedir. Bu miktarın
%58’inin yeni güç santralları yatırımlarına, %31’inin dağıtım, %11’inin de iletim
ağlarına harcanması planlanmaktadır. Geriye kalan 21 trilyon dolarlık yatırımın 10
trilyonunun petrol, 9.5 trilyonunun doğal gaz ve 1.2 trilyonunun da kömür sektöründe
yatırıma dönüşeceği hesaplanmaktadır. Bu yatırımların %62,6’sının, talep ve
üretimin en hızlı arttığı OECD-dışı ülkelerde (tek başına Çin 5.8 trilyon dolar ve
Rusya 2.5 trilyon dolar) yapılması beklenmektedir [1].

Enerji kaynakları açısından incelendiğinde, birincil enerji arzında, petrol, doğal gaz ve
kömürden oluşan fosil kaynaklı yakıtların ağırlıklı konumunun önümüzdeki yıllarda da
devam etmesi beklenmekte ve enerji talebindeki artışın (2009-2035 dönemi) yüzde
77.8’lik bölümünün bu kaynaklardan karşılanması öngörülmektedir. Biyokütle ve çöp
için bu oran %7.7, diğer yenilenebilirler için %6.2, nükleer için %5.7, hidrolik için ise
%2.6’dır [1]. Bu rakamlar nükleerde artışın bir önceki yıl (2008-2035 dönemi)
öngörülerine göre daha düşük kalacağını göstermektedir. 2008-2035 döneminde
nükleerin enerji talep artışındaki payının %6,4 olacağı yönünde idi. 2020 yılında
birincil enerji arzındaki en büyük paya (%29.6) sahip olacağı hesaplanan petrolün,
2035 yılında ilk sıradaki yerini kömüre (%29.6) bırakacağı düşünülmektedir. Doğal
gazın ise elektrik üretimindeki payını koruması (2009’da yaklaşık %21.45)
beklenmektedir. 2009-2035 döneminde elektrik üretiminde ise kömür ve doğal gazın
en önemli kaynaklar olmaya devam edeceği, kömürün payının %40.5’den %43’e,
doğal gazın payının %21.4’ten %21.7’ye yükseleceği; petrolün payının ise %5.1’den
%1.5’e, hidroliğin payının %16.2’den %13.1’e, nükleerin payının da %13.5’den
%10.3’e düşeceği öngörülmektedir. En büyük yüzdelik artış ise rüzgarda
beklenmektedir. Aynı dönemde rüzgarın %1.4’lük payının %5.1’e yükseleceği
öngörülmektedir [1].
Dünyada ekonomik durgunluk sebebiyle elektrik talebinde 2009 yılında %0.7 düşüş  gerçekleşmiştir. Bu düşüş 1970’lerden bu yana ilk kez yaşanmıştır. Ancak 2010’da hızlı bir şekilde %6 oranında artmış, özellikle OECD-dışı ülkelerde %9,5’lik artışlar görülmüştür [1, 2].Dünya genelinde enerji kaynakları olarak 1 Ocak 2012 itibariyle petrol ve doğal gazrezervlerinin dağılımına bakıldığında (Tablo-1 ve Tablo-2), kanıtlanmış petrol rezervlerinin (1,523 milyar varil) %52.5’inin Ortadoğu’da bulunduğu görülmektedir [5].

4 En büyük rezervlere sahip 10 ülkenin (sırasıyla, S.Arabistan, Venezuela, Kanada,

İran, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya, Libya, Nijerya) ise Kanada ve
Rusya hariç 8’i OPEC üyesidir. Bu 10 ülke toplam dünya rezervlerinin yaklaşık
%84’üne sahiptirler [5]. Doğal gaz rezervlerinin de yaklaşık %73.6’sı Rusya
Federasyonu, Eski Sovyet Cumhuriyetleri ve Ortadoğu ülkelerinde bulunmaktadır.
Sadece Rusya, İran ve Katar bu rezervlerin %55.4’ünü elinde bulundurmaktadır [5].
2011 verilerine göre, petrol rezerv miktarlarında %3.6 artış olup, ülkeler bazında
Vietnam’da %733 ve İsrail’de %608’lik artışlar görülürken miktar bazında en büyük
artış ise Irak (28.1 milyar varil) ve İran’da (14.2 milyar varil) tespit edilmiştir. Doğal
gaz rezervlerinde Vietnam’da %363 ve Meksika’da %44.7’lik artışlar görülürken,
miktar bazında en büyük artış İran’da (123,000 milyar ft3 ) belirlenmiştir [5].

Tablo-1 Dünya,

Kanıtlanmış Petrol Rezervleri, [5]

Sıra Ülkeler 1 Ocak 2012(milyar varil), 1 Ocak 2011(milyar varil)
1. Suudi Arabistan  264.52   260.10
2. Venezuela            211.17     211.17
3. Kanada                   173.63   175.21
4. İran                         151.17    137.01
5. Irak                          143.10    115.00
6. Kuveyt                    101.50   101.50
7. B. Arap Emirlikleri 92.20   92.20
8. Rusya                       60.00     60.00
9. Libya                       47.10       46.42
10. Nijerya                37.20       37.20
Dünya-Toplam        1523.23 1469.61
Tablo-2 Dünya, Kanıtlanmış Doğalgaz Rezervleri, [5]
Sıra Ülkeler 1 Ocak 2012 (milyar ft3)  1 Ocak 2011 (milyar ft3 )
1. Rusya 1,680,000 1,680,000
2. İran 1,168,000 1,045,670
3. Katar 890,000 895,800
4. Suudi Arabistan 283,000 275,200
5. ABD 272,509 244,656
6. Türkmenistan 265,000 265,000
7. B. Arap Emirlikleri 200,000 212,000
8. Venezuela 195,100 178,860
9. Nijerya 180,460 186,880
10. Cezayir 159,000 159,000
Dünya-Toplam 6,746,751 6,647,341
BP’nin yaptığı bir çalışmada, 2010 sonu rakamlarıyla, dünya genelinde bir
değerlendirme yapıldığında, mevcut kanıtlanmış petrol rezervlerinin 46, doğal gaz
rezervlerinin 59, kömür rezervlerinin de 118 yıllık ömre sahip olduğu
hesaplanmaktadır. Bu rakamlar aynı kaynakta, 2009 sonu itibariyle petrol için 46,
doğal gaz için 63 ve kömür için 119 yıl olarak ilan edilmişti [6]. 5
Tüketim tarafına bakıldığında ise mevcut politikaların devamı halinde, en hızlı artışın
doğalgaz tüketiminde olacağı hesaplanmaktadır. Doğalgaz tüketiminin ortalama yıllık
%2’lik artışlarla 2035 yılında 2009 yılına göre %65.6 artması beklenmektedir. Aynı
dönemde petrol tüketiminin ortalama %0.9’luk artışlarla %25.2, hidrolik-dışı
yenilenebilir enerji kaynakları tüketiminin %1.94’lük artışlarla %64.6 ve kömür
tüketiminin ise %1.9’luk artışlarla %64.5 artacağı öngörülmektedir [1]. Bu dönemde
fosil yakıt fiyatlarının yüksek seyredeceği ve hükümetlerin fosil yakıtlara alternatif
enerji kaynaklarına yöneliminin artacağı tahmin edilmektedir.
2009’da Çin, ABD, Avrupa Birliği, Hindistan, Rusya ve Japonya dünya kömür
tüketiminin %84.3’ünü gerçekleştirmişlerdir. 2009 yılında dünya enerji tüketiminde
kömürün payı %27.2 iken, bu payın 2035 yılında %29.6’lara ulaşması
beklenmektedir. Kömür tüketimindeki bu artışın tamamının sorumlusunun
OECDdışı ülkelerin (Çin, Hindistan) olacağı [1,2] ve kömürün elektrik üretimindeki payının ise %40.5’den (2008) %43’e (2035) yükseleceği beklenmektedir. Kömür tüketiminin en fazla düşmesi beklenen yerler; elektrik talep artışı düşük ve nüfus artış hızı yavaşolan OECD’deki Avrupa ülkeleridir [1]. Dünyada her ne kadar kömür üretimi geniş alanlarda ve pek çok ülkede mümkün olsa da, 2010 sonu itibariyle, toplam kömür rezervlerinin %75’i 5 ülkede bulunmaktadır. Bunlar ABD (%27.6), Rusya (%18.2),

Çin (%13.3), Avustralya (%8.9), Hindistan (%7)’dır [6]. Bu ülkeler toplam üretimin de
2010 yılı verilerine [6] göre %79.1’ini karşılamışlardır. 2008 yılında dünyada üretilen
kömürün %60’ı elektrik üretim sektörüne aktarılmakta iken %36’sı ise endüstriyel
tüketime gitmektedir [2].
Avrupa Birliği ülkeleri incelendiğinde 15 ülkenin elektrik ihraç ettiği, 12 ülkenin ise
elektrik ithalatına ihtiyaç duyduğu görülmektedir. İtalya açık ara önde olmak üzere,
sırasıyla İtalya, Finlandiya, Macaristan, Hollanda ve Portekiz yüksek oranda elektrik
ithalatı gerçekleştirirken, ters yönde de Fransa açık ara önde olmak üzere, sırasıyla
Fransa, Çek Cumhuriyeti, Almanya, İspanya ve Bulgaristan en fazla elektrik ihraç
eden ülkeler konumundadır [15].

Kömür yakıtlı elektrik üretiminin 2035 yılına kadar ortalama yılda %2.9 artması
beklenmektedir [1]. Ancak kömürden elektrik üretimi ile ilgili projeksiyonlar, sera gazı
emisyonlarını azaltmaya veya sınırlamaya yönelik ulusal mevzuatların veya
uluslararası anlaşmaların yürürlüğe girmesine ve sabit karbon vergisi veya emisyon
ticareti gibi maliyet arttırıcı uygulamalara, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelen
ulusal politikalara göre önemli ölçüde değişebilir. Bu tarz kısıtlamalar olmadığı
taktirde, özellikle Çin, Hindistan, Endonzeya ve Vietnam gibi zengin kömür
yataklarına sahip yerlerde, daha pahalı yakıtların yerine kömürün kullanılacağı
düşünülmektedir [2].

Doğalgaz yakıtlı elektrik üretiminin ise 2030 yılına kadar yıllık %2.7’lik bir oranda
artması öngörülmektedir [1]. Özellikle ABD ve diğer ülkelerde bulunan kaya
gazından (shale gas) yararlanılmaya başlanmasıyla doğalgaz fiyatlarının arz artışı
sebebiyle orta-vadede düşük kalacağı ve pekçok ülkede doğalgaz kullanımını
arttıracağı ifade edilmektedir [2] Her ne kadar rekabet edebilirlik konusunda sorunları devam etse de yüksek fosil

yakıt fiyatları ve fosil yakıtların çevresel etkileri üzerine duyulan endişeler, dünyanın 6
pek çok ülkesinde yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırılmasına yönelik
verilen teşvikler, yenilenebilir enerji kaynaklarının daha geniş oranda kullanımınının
yolunu açmaya devam etmektedir [2]. 2035 yılına kadar dünya genelinde
hidroelektrik ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının tüketiminde IEA’ya göre [1]
yıllık %3.3’lük, EIA’ya göre [2] %3.1’lik artışlar beklenmektedir. Hidrolik dışında
yenilenebilir enerji kaynaklarının kurulu güçteki oranı 2008’de %4 iken, bu oranın
2020 yılında %11.7’ye, 2035’te de %15.8’e yükseleceği, hidroelektriğin ise aynı
dönemde %20’den %17’ye gerileyeceği öngörülmektedir. Yenilenebilir kaynaklardaki
artışa en büyük kurulu güç katkısı (693 GW) ise rüzgar enerjisinden gelecektir.
Yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik üretiminde kullanım payının %19.5 (2009)
seviyesinden 2020 yılında %22.1 ve 2035 yılında da %23.2’ye ulaşacağı
düşünülmektedir [1].

Yenilenebilir enerji tüketiminde beklenen bu artışın OECD dışındaki ülkelerde,
özellikle Çin, Hindistan, Brezilya’nın yanısıra Malezya ve Vietnam gibi bazı
güneydoğu Asya ülkelerinde devreye giren/girecek orta ve büyük ölçekli hidroelektrik
santrallardan gelmesi beklenirken, OECD ülkelerinde ise gelecekte, Kanada ve
Türkiye haricinde, büyük ölçekli çok az hidroelektrik santral inşa projesi
öngörülmektedir. OECD ülkelerindeki yenilenebilir enerji kaynaklarındaki artışın
rüzgar ve biyokütle başta olmak üzere hidrolik dışındaki kaynaklardan karşılanması
beklenmektedir. Rüzgar enerjisine olan yatırımlar, OECD-dışı ülkelerde özellikle
Çin’de artmaya devam etmektedir [2]. Güneş (fotovoltaik (PV) ve odaklanmış güneş
enerjisi (CSP)) ve dalga enerjisi uygulamaları ise henüz büyük ölçüde ticarileşmemiş
olup, 2035 yılında PV için 435 TWh, CSP için 166 TWh ve dalga enerjisi için de 39
TWh’lik elektrik üretim seviyelerine ulaşılması öngörülmektedir [1].

Nükleer enerjiden elektrik üretiminin ise 2009’da gerçekleşen 2,697 TWh değerinden
2035 yılında 4,053 TWh’e yükseleceği, ancak nükleer enerjinin toplam enerji
üretimindeki payının %13’den %10’a düşeceği hesaplanmaktadır. Dünyadaki
nükleer santral kurulu gücünün ise 2009 yılındaki 393 GW değerinden, 2035’de 549
GW’a çıkması beklenirken, nükleer kapasitede Avrupa Birliği’nde %27’lik bir düşüş
öngörülmektedir. Avrupa Birliği’nde 2009 itibariyle 139 GW olan nükleer kurulu
gücün 2035’de 101 GW’a inmesi beklenmektedir. 2035’e kadar Çin (92 GW) başta
olmak üzere OECD-dışı Asya ülkelerinde 116 GW’lık artış tahmin edilmektedir.
Rusya’nın ilave ünitelerle nükleer kapasitesini 2035 yılına kadar 13 GW arttıracağı
düşünülmektedir. ABD’de de 12 GW’lık bir artışla 2035 yılında 118 GW’a ulaşılması
beklenmektedir [1].

2010 yılında; bir yanda, artan fosil yakıt fiyatları, enerji arz güvenliği, yakıt
çeşitliliğinin sağlanması ve sera gazı emisyonları ile ilgili endişeler, diğer yanda ise
geliştirilmiş reaktör tasarımlarının etkisiyle dünyada 16 reaktörün (1980 yılından bu
yana rastlanan en büyük rakam) inşasına başlanmıştır [1]. Mart 2012 itibariyle, 31
ülkede 436 nükleer santral işletmede olup, 15 ülkede 60.1 GW kurulu güce sahip
olacak 63 adet nükleer santral da inşa halindedir. İnşa halindeki santrallara
bakıldığında 26 tanesi Çin’de, 10 tanesi Rusya’da, 7 tanesi Hindistan’da ve 3 tanesi
de G.Kore’dedir. 3. nesil reaktörlerin Çin, Kore, Finlandiya, Rusya, ABD ve
Fransa’da inşasına başlanmış olması, dünyanın en büyük üç kömür tüketen ülkesinin
(Çin, ABD ve Hindistan [6]) nükleer kapasitelerini 2035 yılına kadar önemli ölçüde
arttırmayı hedeflemesi, BAE, Vietnam, Türkiye, Polonya, ABD ve İngiltere’nin yeni
nükleer santral yapma arzusunu ifade etmesi, nükleer enerjiye olan ilginin devam 7
ettiğine delil sayılsa da Fukushima Kazası sonrası Japon nükleer enerji sektörünün
içine düştüğü belirsizlik ortamı, İtalya’da yapılan referandumla nükleer santralların
yeniden inşa edilmesine başlanmasının kabul edilmemesi, kısa vadede Almanya’nın
ve uzun vadede İsviçre’nin mevcut nükleer santrallarını belirli süreler sonunda
kapatacak olmaları, Tayland ve Endonezya’nın nükleer santral kararlarını 2020
sonrasına bırakmaları da nükleer enerji sektörünün geleceğine yönelik endişeleri
arttırmaktadır ki bu durum enerji senaryolarında nükleere daha az pay verilmesi
sonucunu doğurmaktadır [1]. İşletmedeki santrallardan yaşlanmış olanların ya da
bulundukları saha açısından risk arzedenlerin büyük olasılıkla kapatılacağı da
beklenmektedir. Diğer yandan ise Fukushima sonrası G.Kore, Rusya, Hindistan ve
Çek Cumhuriyeti nükleer santral yapma kararlarından vazgeçmediklerini, Çin ise
mevcut projelerin devam edeceğini ancak geçici olarak yeni nükleer santral
başvurularını durdurduklarını açıklamışlardır.

Üzerinden 14 ay geçmiş bulunan Fukushima Daiichi’deki 4 nükleer santralın uğradığı
kazalar ve 40-50 yılı bulacak temizleme ve söküm faaliyetleri ve ortaya çıkan mali
tablonun da etkisiyle özellikle Avrupa Birliği’nde, nükleer santral yatırımları daha da
bir belirsizlik sürecine girmiş durumdadır. Pek çok gelişmiş ülkede lisanslama
mevzuatları gözden geçirilmekte, özellikle saha çalışmaları ve santral güvenlik
analizleri sorgulanmakta, işletmede bulunan nükleer santrallar “stres testlerine” tabi
tutulmaktadır. Tüm bunların yakın zamanda nükleer santral tasarımlarını
etkileyeceği, santralların işletme sürelerini kısaltacağı ve dolayısıyla finansörlerin de
artık daha sıkı şartlar öne sürmesinin de katkısıyla ortaya çıkacak ilave maliyetlerin
nükleer enerji sektörünü zorlayacağını şimdiden söylemek mümkündür.
Enerji kaynaklarındaki reel bazda fiyat artışlarına bakıldığında; 2008 yılında aşırı
derecede artan fosil yakıt fiyatları 2009 yılında düşüşe geçmiş ancak 2010 yılında
özellikle ham petrol fiyatları tekrar yönünü yukarıya çevirmiştir. 2010 yılında petrol
fiyatları %29.3, doğal gaz fiyatları %1.4 ve kömür fiyatları %1.9 oranında artmıştır.
Projeksiyonlara göre, 2009-2035 döneminde petrol fiyatlarının %79.3, doğalgaz
fiyatlarının %73.3, kömür fiyatlarının %19.4 artması beklenmektedir [1]. Uzmanlar,
fosil yakıt fiyatlarındaki artışın ve fiyatların gelecekte de yüksek kalacağına dair
öngörülerin ile bu kaynakları ellerinde bulunduran bazı ülkelerin içinde bulundukları
karışıklıklardan kaynaklı belirsizliklerin, önemli üreticilerden olan Rusya’nın enerji
sektörü için parlak bir geleceğe işaret ettiğini ifade etmektedir [1].

Çevre-enerji ilişkisinde önemli bir yer tutan iklim değişikliği ile mücadelede enerji
sektörünün etkin rol oynaması öngörülmektedir. Zira 2017’ye kadar öngörülen yeni
kontrol mekanizmaları devreye sokulmazsa, 2035’e kadar izin verilen CO2 hedefine
mevcut yatırımlarla ulaşılacağı ve sıfır karbon emisyonu salınımına sahip olanlar
dışında yeni santral yapımı için yeterli hareket alanı kalmayacağı düşünülmektedir.
Enerji verimliliği başta olmak üzere teknolojik gelişmelere paralel iyileştirmeler, fosil
yakıtlara alternatif olarak yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımında yaygınlaşma,
karbon tutma ve depolama ve temiz kömür teknolojilerine yönelim, zararlı
emisyonların azaltılmasına yönelik geliştirilen politikaların temel unsurları
görünümündedir. Zira, karbondioksit eşdeğeri veriler açısından bakıldığında, enerji
sektöründen kaynaklı ve sera etkisi yapıcı gaz emisyonlarının, 28.8 milyar ton’dan
(2009) ortalama yıllık %1.6’lık artışlarla 2035’de 43.3 milyar ton düzeyine ulaşacağı
hesaplanmaktadır. Emisyonlardaki bu artışın %94’ünün, enerji tüketimlerinde
beklenen artışa paralel olarak, gelişmekte olan OECD-dışı ülkelerde (başta sırasıyla 8
Çin, Hindistan ve Ortadoğu ülkelerinde) görüleceği tahmin edilmektedir. Küresel
finansal krizin etkisiyle 2009’da emisyonlar %1.4 düşmüştür. Ancak enerji talebinin
%5 gibi oranda artmasıyla 2010’da karbondioksit emisyonları yeni zirvesine
ulaşmıştır. Tahminler yeni enerji politikalarının devreye girmeyip mevcut politikların
devamı halinde 2035 yılında sıcaklık seviyesinin 6 oC’den fazla artacağına işaret
etmektedir [1].

Kaynak:  http://www.enerji.gov.tr/yayinlar_raporlar/Sektor_Raporu_EUAS_2011.pdf